'Terörsüz Türkiye' ifadesi, sanki bu ülkede bunu istemeyen makul bir kesim varmış gibi, bir yıldır ısrarla ve tekrar tekrar gözümüzün içine sokulmaktadır. Oysa bu dil, ilk bakışta masum görünse de, biraz durup düşünüldüğünde hem mantık bakımından sakat, hem hukuk açısından problemli, hem de siyasal niyet itibarıyla ciddi soru işaretleri barındırmaktadır.
Zira terörü istemek, hukuk düzeninde bir fikir yahut tercih değildir; doğrudan doğruya suçtur. Zerre kadar aklı olan bir kimse, 'Ben terör istiyorum' demeyi bırakın, bunu aklından dahi geçiremez. Böyle bir temenni ancak terör örgütlerinin ve onların açık yandaşlarının dili olabilir. Bu hâlde, “Terörsüz Türkiye’ye karşı mısın?” şeklinde kurulan soru, cevap arayan bir soru değil; olmayan bir ihtimali varmış gibi gösteren, suçlayıcı ve yönlendirici bir kurgudur.
Burada hukukçunun ve aklıselim sahibinin durup sorması gereken sual şudur:
Eğer terör gerçekten bir siyasal irade beyanıyla, bir cümleyle sona erebiliyorsa, neden kırk yılı aşkın süredir sona erdirilmemiştir?
Bu memleketin canını yakan, ocaklar söndüren, binlerce insanın hayatına mal olan terörü vatandaş mı istedi?
Vatandaş mı sürdürdü, vatandaş mı bitirmedi?
Bu sorular cevapsız bırakıldıkça, bugün kullanılan dilin samimiyeti ister istemez sorgulanır. Çünkü eğer mesele gerçekten “irade” ise, bu iradenin neden bunca yıl ortaya konulmadığı izaha muhtaçtır. Hukuk açısından bu boşluk tali değildir; yaşanan keskin savrulmanın meşruiyetini doğrudan etkileyen asli bir meseledir.
Tam da bu noktada, Milliyetçi Hareket Partisi siyasetinde yaşanan keskin savrulma bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkmaktadır. Otuz yılı aşkın bir süre boyunca “terörle yan yana gelen” en ağır ifadelerle mahkûm edilirken, bugün aynı siyasal zeminde kurulan birlikteliğin hangi zaruretten doğduğu hâlâ izah edilmemektedir. Bu izahsızlık, sloganlarla örtülmekte; sorgulama ise “aleyhtarlık” ve hatta “ihanet” imasıyla bastırılmaktadır.
Daha düne kadar bazı siyasal söylemlerde “bebek katili, terörist başı” olarak anılan Abdullah Öcalan’ın, bazı çevrelerde bugün “sayın” gibi sıfatlarla anılması, hatta “kurucu önder” şeklinde tarif edilmesi ise, bu keskin savrulmanın en çıplak siyasal ifadesidir.
Burada herkesin sorması gereken soru basittir: Neyin kurucusu?
Hangi meşru yapının, hangi hukuk düzeninin, hangi kabul edilebilir siyasî sürecin?
Bu sorulara cevap verilmemekte; bunun yerine, toplum nezdinde izaha muhtaç görülen bir sessizlik tercih edilmektedir. İnsanlar, söylenenleri doğru buldukları için değil; yanlış bulduklarını düşündükleri hâlde çeşitli endişeler nedeniyle susmayı tercih etmektedir. Bu bağlamda sessizlik, rıza olarak değil; kamusal alanda ifade özgürlüğünün daraldığına dair algının bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu izahsızdık, siyasal tabanı karar süreçlerinin dışına itmekte; irade ve etki gücünü fiilen ortadan kaldırmaktadır. Siyaset, yurttaşın elinden alınmakta; toplum seyirci konumuna mahkûm edilmektedir. Bu yaklaşım milliyetçilik değil; siyaseten pasifleştirmedir.
Bugün gelinen noktada şunu açıkça söylemek gerekir:
Mesele “terörsüz Türkiye’yi istemek ya da istememek değildir. Mesele, sebebi açıklanmayan bir keskin savrulmanın, ağır kavramlar ve suçlayıcı sorularla tartışma dışına itilmesidir. Devlet aklı, sloganla değil gerekçeyle konuşur. Hukuk devleti, ithamla değil izahla ayakta durur.
Tarih, bu keskin savrulmanın gerçek sebebini de, asıl maksadını da elbette çözecektir. Bugün izah edilmeyen çelişkiler, yarın vesikalarla konuşacaktır. Kamu vicdanı ise şimdiden şunu hissetmektedir: Bu kadar büyük lafların, bu kadar keskin suçlamaların arkasında, henüz açıklanmamış başka bir hesap vardır. Bu sürecin bütün yönleriyle hukuki ve tarihsel değerlendirmeye muhtaç olduğu açıktır..
Ve tarih, her zaman olduğu gibi, izahsız savrulmaları affetmez…
Av.Sefer Gök
Yorumlar
Kalan Karakter: