Hey gidi dünya hey…
Irak’ı hatırlayın.
“Kitle imha silahları var” dediler.
“Nükleer silah yapacak” dediler.
“Dünyayı büyük bir tehlikeden kurtaracağız” dediler.
“Irak halkına hürriyet ve demokrasi götüreceğiz” dediler.
Sonra Irak’a girdiler.
Devletini dağıttılar.
Ordusunu tasfiye ettiler.
Şehirlerini harabeye çevirdiler.
Bir milletin yurdunu, o milletin gözleri önünde talan ettiler.
Aranan silahlar bulunamadı.
Fakat kaybolan Irak bulundu mu?
Dağıtılan devlet yeniden kurulabildi mi?
Öldürülen insanlar geri geldi mi?
Yurdundan koparılan milyonlar evlerine dönebildi mi?
Hayır.
Yalan söylendi.
Bomba atıldı.
Kan döküldü.
Sonra bütün bunlara “özgürlük” adı verildi.
Peki hesabı kim ödedi?
Savaşı hazırlayanlar değil.
Haritalar üzerinde sınır çizenler değil.
Petrol kuyularının başında menfaat hesabı yapanlar değil.
Hesabı Irak halkı ödedi.
Evi başına yıkılan ödedi.
Evladını kaybeden anne ödedi.
Kimsesiz kalan çocuk ödedi.
Yurdunu terk eden milyonlar ödedi.
Ebu Gureyb Hapishanesi’nde yalnız insanların bedenlerine değil, insanlık haysiyetine işkence edildi.
İnsanlar aşağılandı.
İnsanlar çırılçıplak bırakıldı.
İnsanların namusu, şahsiyeti ve izzeti ayaklar altına alındı.
Sonra dönüp Irak halkına:
“Size demokrasi getirdik” dediler.
Bunun adı demokrasi değildir.
Bunun adı işgaldir.
Bunun adı talandır.
Bunun adı zulümdür.
Bunun adı, kuvveti hak zanneden emperyalist küstahlıktır.
Irak’a özgürlük mü geldi?
Hayır.
Kan geldi.
Gözyaşı geldi.
Mezhep kavgası geldi.
Terör geldi.
IŞİD geldi.
Göç geldi.
Yoksulluk geldi.
Parçalanma geldi.
Saddam zalimdi.
Kendi halkına yaptığı zulümleri inkâr etmek hakikati inkâr etmek olur.
Fakat bir zalimin varlığı, başka zalimlere bir memleketi yakıp yıkma ruhsatı vermez.
Bir diktatörü devirmek bahanesiyle çocukları öldürmek adalet değildir.
Bir yönetimi değiştirmek bahanesiyle bir milleti vatansız bırakmak hürriyet değildir.
Bir ülkenin petrolüne, toprağına ve geleceğine el koyup buna demokrasi demek, tarihin gördüğü en büyük riyakârlıklardan biridir.
Saddam’ın zulmünden kaçan Irak halkı, işgalin cehennemine düşürüldü.
Şimdi aynı kelimeler İran için tedavüle sokuluyor.
Yine nükleer tehdit…
Yine dünya güvenliği…
Yine bölge barışı…
Yine demokrasi…
Yine insan hakları…
Bu kelimeleri daha önce de duyduk.
Bu kelimelerin arkasından Irak’a bombalar yağdı.
Bu kelimelerin arkasından şehirler yıkıldı.
Bu kelimelerin arkasından milyonlarca insanın hayatı karardı.
Çünkü emperyalizmin lügati değişmez.
Önce hedef ülke şeytanlaştırılır.
Sonra ambargo uygulanır.
Sonra tehdit edilir.
Sonra bombalanır.
En sonunda da harabeye çevrilen memleketin başında:
“Biz sizi kurtardık” denilir.
Bu kurtuluş değil, felakettir.
Bugün İsrail vuruyor, Amerika arkasında duruyor.
Amerika vuruyor, İsrail alkışlıyor.
Masada güvenlik konuşuluyor.
Gökyüzünden ölüm yağıyor.
Ankara’da NATO Zirvesi kuruluyor.
İran’ın üzerinde bombalar patlıyor.
Amerikan Başkanı, Türkiye’nin başkentinden saldırı tehditleri savuruyor.
Türkiye ise savaşın doğrudan tarafı olmadığını söylüyor; fakat mazlumun duyması gereken açıklıkta ve gürlükte bir itiraz da yükselmiyor.
Aynı masalarda savaş uçakları konuşuluyor.
Yaptırımlar konuşuluyor.
Savunma sanayii konuşuluyor.
Siyasî ve iktisadî pazarlıklar konuşuluyor.
İnsan ister istemez soruyor:
İran’a yağan bombalarla yapılan pazarlıklar aynı masanın hangi tarafında duruyor?
Bir tarafta Filistin mitingleri…
Bir tarafta Gazze için edilen dualar…
Bir tarafta Galata Köprüsü’nü dolduran Filistin bayrakları…
Diğer tarafta Fatih Sultan Mehmet’in adını taşıyan köprü, Amerikan bayrağını çağrıştıran kırmızı, beyaz ve mavi ışıklarla donatılıyor.
Filistin’e bayrak…
Amerika’ya köprü…
Meydanda Gazze…
Masada Washington…
Ankara’da NATO…
İran’ın üstünde bomba…
Hey gidi yavrum hey!
İnsanın vicdanı bu manzara karşısında susabilir mi?
Elbette Allah birdir.
Allah’ın adaleti de birdir.
Allah’ın emri, Amerika’ya başka; Irak’a, İran’a ve Filistin’e başka değildir.
Adalet güçlüye göre eğilip bükülmez.
Zulüm, zalimin bayrağı değişince meşru hâle gelmez.
Masumun kanı, hangi ülkede dökülürse dökülsün masumun kanıdır.
Mesele insanların kalbindeki inanç değildir.
Mesele, dinî ve vicdanî değerlerin siyasî hamaset malzemesi yapılmasıdır.
Mesele, meydanlarda mazlumdan söz edip masalarda zalimin hesabına göre hareket etmektir.
Mesele, Gazze için gözyaşı dökerken Gazze’yi yıkan kudrete ihtiram göstermektir.
Mesele, komşu bir ülkeye bombalar yağarken menfaat hesaplarını insan hayatının önüne koymaktır.
Mazlum Müslüman ise mazlumdur.
Mazlum Hristiyan ise mazlumdur.
Mazlum Yahudi ise mazlumdur.
Mazlum hiçbir dine inanmıyorsa yine mazlumdur.
Zalim de hangi dine, hangi devlete, hangi ittifaka mensup olursa olsun zalimdir.
Adaletin dini, mezhebi, ırkı ve bayrağı olmaz.
Amerika yapınca “dünya güvenliği”…
İsrail yapınca “meşru müdafaa”…
Başka bir devlet yapınca “terör” denilemez.
Aynı fiile, failine göre başka isim vermek adalet değil; siyasî riyakârlıktır.
Buradan açıkça söylüyorum:
Irak’ı yalanlarla işgal eden zihniyete lanet olsun.
Ebu Gureyb’de insanlık haysiyetini çiğneyen zulme lanet olsun.
Filistinli çocukların üzerine bomba yağdıran zulme lanet olsun.
İran halkını yeni bir savaşın ateşine atmak isteyen ihtirasa lanet olsun.
Mazlumun kanı üzerinden iktidar, servet ve nüfuz devşiren her anlayışa lanet olsun.
Bu lanet bir millete değildir.
Bir dine değildir.
Bir halka değildir.
Bu lanet zulmedenedir.
Çünkü halklar başka, onları savaşa süren muhterisler başkadır.
Amerikan halkı başka, emperyalist siyaset başkadır.
Yahudi halkı başka, Filistin’i yok etmeye çalışan işgal siyaseti başkadır.
Biz halka düşman değiliz.
Biz zulme düşmanız.
İnsan bütün bunları görünce Cenab-ı Allah’a isyan etmiyor.
Hâşâ!
İnsan aczini, öfkesini ve feryadını O’na arz ediyor:
“Yâ Rabbi! Sen görüyorsun. Mazlumun gözyaşını da zalimin kibrini de biliyorsun. Zulmü durdur. Mazluma yardım et. Zalime fırsat verme. Herkese işlediğinin layıkını Sen ver.”
Çünkü yoktuk, var olduk.
Yaşıyoruz.
Öleceğiz.
Ve dönüşümüz O’nadır:
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
(Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve sonunda yine O’na döneceğiz.)
Bugünün bütün kudret sahipleri…
Savaşı emredenler…
Bombayı atanlar…
Zulme alkış tutanlar…
Menfaati uğruna susanlar…
Mazlumun feryadına kulaklarını kapatanlar…
Bir gün hiçbir ordunun, hiçbir makamın ve hiçbir devletin koruyamayacağı ilahî huzura çıkacaktır.
Kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğuna biz hükmetmeyiz.
Hüküm yalnız Allah’ındır.
Fakat zulmün hesabının çetin olduğunu biliriz.
Iraklı annenin gözyaşı kaybolmaz.
Ebu Gureyb’de çiğnenen haysiyet unutulmaz.
Filistinli çocuğun kanı buharlaşmaz.
İran’a düşen bombanın hesabı kapanmaz.
Mazlumun ahı yerde kalmaz.
Bugün kuvveti kendisinin zannedenler, yarın kuvvetin gerçek sahibinin huzurunda hesap verecektir.
O gün NATO olmayacaktır.
Beyaz Saray olmayacaktır.
Sarayların ihtişamı olmayacaktır.
Köprülerdeki ışıklar olmayacaktır.
Propaganda olmayacaktır.
Yalan olmayacaktır.
Yalnızca amel olacaktır.
Yalnızca hak olacaktır.
Yalnızca adalet olacaktır.
Zalime lanet, mazluma selâm olsun.
Gerisi riya, hamaset ve fâniliktir.
AV.SEFER GÖK
Yorumlar
Kalan Karakter: