Biraz önce okuduğum haberde; Samsun’un Tekkeköy ilçesine bağlı Balcalı Köyü Mezarlığı’nda, sahibi vefat eden bir köpeğin yaklaşık bir aydır mezar başından ayrılmadığı anlatılıyordu. Köpeğin çağrılara rağmen bulunduğu yeri terk etmediği, zaman zaman hıçkırır gibi sesler çıkardığı ve sahibinin mezarı başında sessizce beklemeyi sürdürdüğü belirtiliyordu. Konuşmuyor, talepte bulunmuyor, şikâyet etmiyor. Ne sosyal medyası var ne sözcüsü. Sadece bekliyor.
Bu bekleyiş bir hayvan hikâyesi değildir. Bu bekleyiş, bu ülkenin insanına tutulmuş sessiz ama ağır bir ahlâk aynasıdır.
Biz Türkçede “hayvan” kelimesini aşağılamak için kullanırız. Kaba olana, merhametsiz olana, vicdansıza “hayvan” deriz. Oysa bugün yaşadıklarımız gösteriyor ki; bu kelime yıllardır yanlış yere savruluyor. Çünkü ortada bir hayvanlaşma varsa, bu hayvanlarda değil; insanlarda.
Aristoteles, insanı erdemle tanımlar. Hobbes, dizginlenmezse şiddete meyilli olduğunu söyler. İbn Haldun ise toplumları ayakta tutan şeyin ahlâkî bağ ve ortak vicdan olduğunu vurgular. Bugün Türkiye’de yaşananlar, bu üç uyarının da aynı anda çöktüğü bir noktaya işaret ediyor.Kur’an, insanın düşüşünü biyolojiyle değil ahlâkla açıklar. Tin Suresi’nde yer alan “Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik” (Tin, 95/5) ayeti, merhametini ve adalet duygusunu yitiren insanın esfel-i sâfilîn, yani yaratılmışların en aşağı mertebesine düşebileceğini bildirir. Hayvan içgüdüsüyle yaşar; insan ise kötülüğü seçtiğinde, düşüşünü bilerek gerçekleştirir.
Şimdi dönüp bugünün Türkiye’sine bakalım.
Trafikte birkaç saniyelik bir öfkeyle, daha adını dahi bilmediği bir insanı döverek öldürenler…
Hiç tanımadığı bir eve, yalnızca posta ya da kargo getirmek için gelip; kapıyı açan küçük bir kız çocuğunun evde yalnız olduğunu gördüğü anda geliş amacını terk edip, insanlığın en karanlık suçuna yönelenler…
Ve Tavşantepe denilen yerde, adı gibi kendisi de narin olan, dünya tatlısı Narin Güran’ın, korunması gereken en güvenli yerde, sadece öz ailesi ve en yakın akrabaları tarafından, bir köyün suskunluğu eşliğinde adeta imece usulüyle yok edilmesi ve cesedinin saklanması…
Bunlar münferit olaylar değildir. Bunlar, çürümüş bir düzenin, çökmüş bir vicdanın ve işlevsizleşmiş kurumların ürünüdür.
Asıl vahşet yalnızca suçta değildir.
Asıl vahşet;
– Susan komşudadır,
– “Bana dokunmayan” diyen mahallededir,
– Dosyayı uzatan bürokrasidedir,
– Cezayı caydırıcı olmaktan çıkaran adalet pratiğindedir,
– Her olayı “istisna” diye geçiştiren siyasal dildedir.
Bir çocuk öldürülüyorsa ve bir köy susuyorsa; orada artık sadece fail yoktur. Orada kolektif bir suç ortaklığı vardır. İbn Haldun’un dediği gibi, asabiyet çöktüğünde kötülük bireysel kalmaz; toplumsallaşır.
Sonra dönüp doğaya “vahşi” diyoruz. Kurtlara, ayılara, aslanlara…
Oysa onlar açken öldürür, doyunca durur. Zevk için yapmaz, suçunu gizlemez, örgütlenmez. Hiçbiri ceset saklamaz. Hiçbiri kendi yavrusunu “ayıp olur” diye yok etmez. Onların sınırı fıtrattır. İnsanın sınırı ise ahlâktır.
Ahlâk çöktüğünde, insanın vahşiliği doğanınkini fersah fersah aşar.
Ve bütün bu gürültünün, bağırışın, inkârın, gerekçenin arasında; bir köpek mezar başında sessizce bekler. Ne savunma yapar, ne mazeret üretir. Ne “ama” der, ne “fakat”. Sadece terk etmez.
İşte asıl utanç burada başlar.
Eğer bugün “vahşi” ve “sadakatsiz” bir varlıktan söz edilecekse, bu çoğu zaman insanın kendisidir.
Ve eğer “ehil”, ölçülü, vefalı ve sadık bir varlık aranıyorsa; bazen bu vasıflar, konuşamayan ama terk etmeyen bir köpekte vücut bulur.
Belki de asıl mesele şudur:
İnsan, kendisine verdiği sıfatları artık hak etmiyor; hayvanlar ise uzun zamandır hak etmedikleri suçlamaları taşıyor.
Ve Balcalı Köyü Mezarlığı’ndaki o köpek, bu ülkeye tek bir cümle kuruyor:
Vahşet bağırır, gerekçe üretir, saklar.
Sadakat ise sessizdir ve bekler…
Av.Sefer Gök
Yorumlar
Kalan Karakter: