Biraz yürüyüş, biraz tefekkür dediğim bir gün… Uzunca bir süre yürüdüm. Sonra bir kahve molası vermek istedim. İnsan bazen kendi yalnızlığını en büyük tedavi olarak görür. Çünkü kalabalıkların gürültüsünde kaybolan ses, kendi içimizin derinliğinde yeniden yankılanır. Yalnız kalmayı şiddetle tavsiye ederim kendime de herkese de. Fakat ne zaman kalbime sorsam aynı soruyla baş başa bulurum kendimi:
Neden insan, kendi içinde verdiği savaşın ortasında yenilir?
Öyle çaresiz, öyle silahsız, öyle savunmasız… Oysa insan en çok kendine âşinâ olmalı değil midir? Kendi karanlıklarına en iyi kendisi ışık tutmalı, kendi çığlığını en iyi kendi duymalı değil midir?
Yağmurlu bir gün, toprağın kokusunu iliklerine kadar çekmeli insan. Bir çiçekle konuşurken bulmalı kendini yahut bir ağacı sularken sevdalı bir gönlün şefkatini hissetmeli. Bir hayvanın başını okşarken, tebessüm ettiren mucizelerin aslında kalbin gerçek vitaminleri olduğunu unutmamalı. Çünkü huzur hiçbir zaman dışarıdan satın alınmaz; içerden, kalbin en derin katmanlarından büyür.
Velhasıl, sorgular bitmez. Kronik yorgunluklar gibi insanın içine çöker. Bazen yalnızca durmak, gözlemlemek, şahit olmak gerekir. İşte o anlar, kalbin ritmini değiştiren, insanı kendi özüne döndüren anlardır.
Bir gün bir restorana denk geldim. Bahçeli, huzur veren bir yerdi. Köşesinde küçük bir cami vardı. O küçük mabedin varlığı mekâna başka bir nur katıyordu. Kahvemi alıp oturdum. Kuş seslerine ve ağaçların diline sarıldım. Bir yandan camiye bakıyordum. İnsanların namazdan çıkışlarını seyretmek bile içimde tarifsiz bir heyecan uyandırdı. Sanki herkes huzura kavuşmuş gibi… Onlara bakarak, kısa süreliğine de olsa kendimi huzura ikna ettim.
Yan masamda bir aile vardı. İstemeden kulak misafiri oldum. İki çocuk, anne ve baba… Bir de misafir olarak gelen, yedi yaşlarında bir çocuk ve babası. Ah çocukluk! Bir kelebeğin her gün yeniden kozadan çıkışına ne kadar da benziyor. Saf, kırılgan ama bir o kadar da güçlü.
Çocuklara yeni paten alınmış. Biri kız olduğu için pembe, diğeri erkek olduğu için mavi. Çocukların gözleri ışıldıyordu; kayarken hem hünerlerini sergiliyor hem de masalara bakarak “izleniyor muyuz?” merakıyla heyecanlarını paylaşıyorlardı. Misafir çocuk da hayranlıkla onları izliyordu. Derken ev sahibi bey oğlunu çağırdı:
— Mehmet, biraz da sen kaysana, çıkar patenleri!
Mehmet, hevesle giydi ama kayamadı. Oğluna cesaret veren baba ise sabırla fısıldadı:
— Yaparsın, biraz uğraşmalısın, eminim sen de yaparsın…
Tam bu sırada küçük çocuğun annesine yönelttiği söz yüreğime işledi:
— Anne, Mehmet kaysa çok yakışır. Bana da yakışıyor ama ona daha çok yakışır. Ben onun öğrenmesini çok istiyorum…
Ne kadar masum, ne kadar yüce bir gönül! Çocuk dediğimiz, aslında içimizde kaybolan merhametin en saf aynasıdır.
Fakat anne, aceleyle ve biraz da öfkeyle çıkıştı:
— O pateni baban sana daha yeni aldı. Hiç değilse birkaç gün kaysaydın! Şimdi sırası mı Mehmet’e öğretmenin? Delirteceksin beni babana!
O an, bütün o bahçenin huzuru bir anlığına soldu. Küçük bir gönül incindi. Mehmet kayamadı, pateni çıkardı, biraz buruk bir şekilde kenara çekildi. Yine de o masumlukla izlemeye devam etti. Kadın bir süre sonra, “Ah yavrum, sen neden üzgünsün?” diyerek yanağını okşadı. Fakat yürek buz kestiyse, dil ne kadar sıcak olabilir ki?
Şimdi düşünüyorum:
Biz ebeveynler, çocukların kalbine hangi hatıraları bırakıyoruz? Onların masum sevinçlerini hangi sözlerle yaralıyoruz? Sevmek gerçekten bir paten kadar mı küçük, yoksa bir ömür boyu hatırlanacak kadar derin bir miras mı?
İşte hayatın özeti tam da burada gizli:
Bir kahve molasında bile insan, bir çocuk tebessümünün değerini, bir annenin sözündeki ağırlığı, bir babanın sabırla kurduğu cümleleri fark edebiliyor. İnsan bazen kitaplardan değil, yalnızca bir masadan yükselen kelimelerden ders çıkarıyor.
Ve ben şunu öğrendim:
Sevgi, çocukların ellerine tutuşturduğumuz hediyelerden çok, kalplerine işlediğimiz güvenle ölçülür.
Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim...
Yorumlar
Kalan Karakter: