Bin Orduya Bedel Bir Düşman
Düşman olmadım kimseye, kinim yok bir vebal gibi...
Çünkü kin, kalbin nurunu karartan bir perdedir. Gönlünde kin taşıyan, Allah’ın rahmet nazarından uzak düşer. Ben gönlümü kinle değil, affetmenin sükûnetiyle yoğurdum.
Zira gönül, Allah’a açılan bir mescid ise, orada kin barınmaz.
Kırılmadım da demem, içime gömdüm ne varsa sükût gibi...
İnsan bazen susarak dua eder, kırıldığını anlatmaz ama Mevlâ bilir. Gönle dokunan her acı, sahibine emanettir. Sessizlik, sabrın en derin hâlidir. Zira sabır, öfkenin değil, gönlün sustuğu yerdir.
Yolumda ben yürüdüm, avuçlarımda camdan yakarışlar
Hayatın yolları düz değildir. Bazen yürüdüğün yol, dikenle değil camla döşenir. Diken uyarır, cam kanatır.
Ve sen farkında olmadan, her adımda dua eder gibi kanarsın. Bu da bir ibadettir aslında; sabredenin duası, sessiz kanamalardan yükselir.
Nefsini terbiye etmek, sırrını paylaşmadan sabretmeyi öğrenmektir. İçte yanan sır, dışa taşmadığında kemâle erişir. Çünkü her sabır, kalpte pişen bir tecellîdir.
Suç aramam kimselerde, gönlümde bir mahkeme yok artık
İnsanın gönlünde başkalarını yargılaması, kendi yolculuğunu durdurur. Ben artık kimseyi yargılamıyorum. Çünkü herkes kendi imtihanında, herkesin derdi kendine sır. Gönlümde yalnızca affa yer var.
Zira acı, en çok sahibine konuşur, sessizlikle yakarır fark ettirmeden...
Gerçek acı, dile dökülmeden kalpte yanandır.
Öyle bir acı vardır ki, sadece Allah duyar. Sessizliği dua gibi yükselen bu acı, bazen en güçlü yakarıştır.
İnsanoğlu sanır ki yara hep başkasından gelir
Oysa yara, çoğu zaman içimizden doğar. Dışımızda suçlu ararken, içimizdeki karanlığı göremeyiz. O yüzden nefsi tanımadan, kimseyi tam anlayamayız.
Oysa en büyük hançer, nefsin bileylenmiş arzusudur gizlice gelir...
Nefs, her an pusudadır. Arzularını bileyler, tatlı sözlerle kandırır. Ve sen onu dost bilirsin, ama o en acı hançeri kalbine saplar.
Bin orduya bedel bir cellattır, insanın içindeki benlik
Mevlânâ’nın dediği gibi: “Sen kendini bir zerre sanırsın ama bir âlemsin.” O âlemin en azılı düşmanı da sensin. Nefsin, akılla birleşirse zâlim olur. Ruhla birleşirse teslim olur.
En zorlu savaş, kendi nefsini yenmeden bitmez; ve ben hâlâ cephedeyim…
Bu cümleyle son bulur gönlümdeki mücadele. Dışta her şey susmuş olabilir ama içte kıyamet devam eder.
Çünkü tasavvufun hakikati, dışı değil içi düzeltmektir.
Nefsini yenmek, bin savaştan daha çetin bir cihaddır. Ve ben, hâlâ bu cihadın ortasındayım; sabırla, dua ile, aşk ile...
Affetmek: Gönlün Secdesi
Kimse kusursuz değil… Ve affetmek, kusurluluğu kabullenip bir başka kalbi değil, kendi gönlünü özgür kılmaktır. İnsan çoğu zaman kendine yaptığı kötülükleri unutur da, başkalarının ona ettiği bir kelimeyi, bir bakışı, bir suskunluğu yıllarca taşır. Kalp, her taşıdığıyla ya ağırlaşır ya da hafifler. Affetmek, işte bu yükten arınmanın adıdır.
Ama affetmek kolay değildir. Çünkü nefis bağırır:
“O sana bunu nasıl yapar!”
Oysa ruh fısıldar:
“Sen Rabbinin affını beklerken, kulların affına bu kadar mı uzağındasın?”
Tasavvufta affetmek; nefsin intikamından, Hakk’ın rızasına hicret etmektir. Çünkü her affediş, biraz da benliğin yıkılmasıdır. Ve insan affettikçe küçülmez, aksine büyür. Çünkü affeden, kendini de affetmeyi öğrenir.
Unutma:
Sen bir kalbi affettiğinde, belki de Allah senin gizli bir günahını affedecek.
Sen bir gönüle merhamet gösterdiğinde, belki de rahmet sana gizlice inecek.
Affetmek, unutmaktan ibaret değildir.
Hatırlayarak susmaktır…
Yüzleşerek helalleşmektir…
Canın acırken bile “Ben de hata yaparım” diyebilmektir.
Ve belki de en çok kendini affetmektir aslolan…
Çünkü içindeki mahkemede hâkim de sensin, sanık da.
Sen kendini bağışlamadıkça, kimse gerçekten seni huzura erdiremez.
Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim...
Yorumlar
Kalan Karakter: