20.02.2021, 16:46 382

Fikir Adamı - Kibir Adamı - Küfür Adamı

İnsanoğlu, Allahü ü teâlânın kendisine verdiği nimetlerin kıymetini idrâk edebilse, bugün, dünyâ sulh, sükûn, huzur ve refah içersinde olurdu.

Kendi mevkisini, kıymetini ve yaratılış maksadını bilmeyen insan, ne yazık ki, ekseriyâ, kendisine verilmiş olan ikinci yâni kötülük huyunu/mizacını/tabiatını/karakterini ortaya koyup ahkâm kesmeyi tercih etmektedir.

Ne, “En güzel bir biçimde/surette yaratıldığının ”(Tîn,4) ve ne de, “En şerefli bir varlık” (İsrâ,70) olduğunun şuûrundadır.

İnsanoğlu; bütün kükremelerinin ve kasılarak kibirle yürümelerinin ne kadar boş olduğunu biraz kavrayabilse, mazlumlar ve mâsûmlar da biraz nefes almış olurlardı.

Erenlere, biraz kulak kabartabilseler ve onların ne dediklerini anlayabilselerdi, Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin:

“Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen;

Öyle mazlum yolda kalsa hemdem ol sen”

Ve;

“Sünnet imiş, kâfir de olsa, incitme sen;

Hüda bîzardır katı yürekli gönül incitenden.”

(Bknz. Dîvân-ı Hikmetten Seçmeler, Prof. Kemal Eraslan, Sf. 55 ve 63)

Sözleri, bir ricâ, bir yalvarış veya bir nasihat olarak, huzuru sağlamak için onlara yeter de artar bile!.

Ne yazık ki, insanlık, bugün, vahîm bir ‘hastalıkla’ başbaşadır. Bu hastalık; iktisâdî ve kültürel oluşunun milyon misli sosyal’dir!.. Bu; tahsille de alâkalı değildir!..Fakat, hepsinin de içinde vardır ve hepsinden de birer parça, bunun içinde sebep olarak bulunmaktadır.

Kılavuz bilinen fikir adamı dediklerimiz de, öncü görülen siyâsîler de, zaman zaman, kibir ve küfür bataklığında debelenmektedir.

Aslında; fikir adamı, kendi sahasında temâyüz etmiş, mûteber kişidir.

Hakîkati gören, yaşayan, teklif ve telkin eden fikir adamı, ‘ahlâk ve adâlet rehberi’ olarak en çok ihtiyaç duyulan kişidir.

Hazret-i Mevlâna’nın buyurduğu gibi:

“Hak için ağlayan göz, ne güzel göz; Hak için yanan gönül, ne güzel gönüldür.”(Bknz. Nahîfî, 2007, Sf. 65)

Fikir adamı; birinci derecede, aklını kullanan adamdır. Burada; akıl’dan ziyâde ‘kullanmak’a dikkat çekmek isterim. Eğer, ‘kullanmak’ bilinmiyor/beceril(e)miyor ise, bunda, ‘akl’ın vasfının çok da önemi olmaz.

Kaldı ki; akl-ı selîm yâni iyiyi kötüden ayırt etmesini bilen akıl, kendine, ‘gönül’den bir şeyler katmadıkça, sâhibini, fikir adamı olma maksadına ulaştıramaz.

Öyle bir akıl sahibi, kendi benlik sarhoşluğu içersinde etrafına tafralar satar. Siyâsette bir mevki sâhibi olanlar da böyledir.

Yûnus Emre, aklı mevzû alan şiirinin bir beytinde şöyle diyor:

“İşbu vücûd bir kal’adur akıl içinde sultanı

İşbu gönül bir hazînedür ışk tutmış bekler anı”

(Bknz. Yûnus Emrne Dîvânı, Prof. Dr. Timurtaş, bky, İstanbul 2006, Sf. 251)

Demek ki; 'bir hazîne' olan 'gönül'ün de, 'aşk' ile dolu olması gerekir. Mecâzî veya hakîkî!..Fakat illâ, aşk!..

Bir kıymetler silsilesinde bunlar bulunmayınca, ne fikir, fikir olur; ne akıl, akıl ve ne de aşk ile buluşmayan gönül, gönül olur!.. O zaman, yapılan her iş, 'ben' etrafında halkalar çizerek genişler ve karşımıza öyle bir heyûlâ çıkar ki, o adam, kibir’den kendini bile tanıyamaz hâle gelir.

“Kibir âbidesi” denilir ya, karşımızda böyle biri belirir.

Peygamber Efendimizin buyurduklarına göre: “Kibir, hakka râzı olmamak ve insanları küçük görmektir.”

Yâni; kibrin sonu, küfre varabilecek bir uçurumdur. Bu bakımdan; kibirliye ‘tevâzû’da bulunmak da hoş bir tavır değildir. Onda fikir olsa ne olur, olmasa ne olur!..

Bundan da anlaşılıyor ki; insan, kendisine verilen nimetlerin farkında değildir. Veya öyle arzu etmektedir. Nefsi, onu, o yöne çekmekte, o da râzı gelmektedir.

Bu hususta, Şeyh Galib, insana seslenir ve onu, uyararak der ki:

“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen;

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Yâni: (Ey insan) Kendine dikkatlice/hoşca/iyice bak, sen kâinatın/âlemin özüsün.

Sen, varlıkların/yaratılmışların gözbebeği olan insansın”.

Umûmî çerçeve içinde, bu 'insan'; kendini tanıması ölçüsünde, ya “âlemlerin özü” ve “ varlıkların gözbebeği” olur yâhut da, “aşağıların aşağısına iner - indirilir”.

“En güzel surette/biçimde yaratılan” ve “en şerefli varlık” olan insan, niçin ve nasıl oluyor da, “esfele safilin/aşağıların aşağısı”mertebesine iniyor - inebiliyor - indiriliyor? Bunu idrâk etmek lâzımdır.

Fikir adamı’nın, ilmî seviyesi kadar, “gönül hazînesi” “aşk” ile dolu olan ve “Hak için, aşk ile yanan” , “âlemlerin özü” ve “gözbebeği”nin rehberi olmanın idrâkinde bir tevâzûyle tezyîn edilmiş olması da tercih edilendir.

Yorumlar (0)