15.10.2022, 10:43

BAŞÖRTÜSÜ-ZİNÂ-FÂİZ ve îDÂM

İnsânî münâsebetleri gerginleştirme, hiç durmadan devreye sokuluyor ve ne yazık ki, bunu arzu edenler başarılı da oluyorlar!..

Uzatmayacağım: Yaklaşık elli senedir, “başörtüsü” , Türkiye’nin baş mes’elesi hâline getirilerek âdeta bütün millet bununla meşgûl edilmektedir.

Bu, bir insânî haktır ve tartışılması da gereksizdir. Fakat, iki siyâsî menfaat cephesi, bunu, lâstik gibi, yay gibi, belli zamanlarda gerdiriyor ve hâlletmek veya çözüm bulmak bir yana, birdenbire herkesin tartıştığı bir mevzu hâline getiriyor.

İster istemez, bütün meydanlar, bütün ekranlar ve bütün sayfalar, gümbür gümbür “BAŞÖRTÜSÜ” deyip inliyor.

Temel bir insânî hak olan bu mes’ele, mukaddes kitabımız Kur’ân-ı kerim'de şöyle ifade bulur: “Mü’min kadınlara söyle, gözlerini sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, görünen (el-yüz) kısmı hâriç, ziynetlerini göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar örtsünler.” (Nûr Sûresi, 31)

Peki; siyâsîlerce, tozu-dumana katan bir edâyla ele alınan bu husus dînimizin emridir de, “îdâm-fâiz ve zinâ” –haşa- müstesnâ mıdır, söyler misiniz?

Tabiî ki, bunun cevabını, ilk önce, Diyânet İşleri Başkanı’ndan, ilâhiyat fakültesi öğretim üyelerinden veya müftülerden duymak isteriz. Ve, çok tabiîdir ki, eski Diyânet İşleri Başkanları, öğretim üyeleri ve müftüler de buna dâhildir.

Yâni; BAŞÖRTÜSÜ’ne gösterilen hassasiyet, -en azından-aynı ölçüde veya aynı seviyede, bunlara da gösterilmeli değil midir?

Peki öyleyse; bunlara, niçin ‘susulmakta’dır?

ZİNÂ -ki, şirk ve adam öldürmek kadar- büyük günahlardan biridir de, ona, “başörtüsü” kadar, niçin tepki gösterilmemektedir?

Mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı kerimde, zinâyla ilgili birçok âyet bulunmakta ve (zânî /zinâ eden erkek ve zâniye/zinâ eden kadın hakkında) şöyle buyrulmaktadır:

*“Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayâsızlık, iğrençlik ve kötü bir yoldur” (İsrâ, 32)

*“Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın” (En’am, 151)

Kaldı ki; zinâ, bir toplumun felâketi demektir.

Mukayese haddim değildir ammâ, ‘başörtüsü’yle değerlendirince, zinâ mes’elesinde, Türkiye, en azından, evet en azından “başörtüsü”ne veya “içki”ye gösterdiği tepkiyi gösterebilmeliydi.

İfade buyurulduğu gibi, o, “bir hayâsızlık, iğrençlik ve kötü bir yoldur; açığına da, gizlisine de yaklaşmayın” buyurulmaktadır.

Çünkü; “zinâ”nın, İslâm’da korunması gereken beş esastan biri olan “neslin korunması”yla da doğrudan doğruya alâkası vardır.

Bu beş esas ise; “canın korunması, dînin korunması, aklın korunması, malın korunması ve neslin korunması”dır.

Neslini koruyamayan bir millet, bataklığa sürüklenmez mi?

Türk milleti, târih boyunca, “zinâ”ya, hiçbir zaman müsamaha göstermemiştir.

Ancak; ilk defa, 26 Eylül 2004 târihinde, zinâ serbest bırakıldı. Hattâ; daha sonraki yıllarda, CB Erdoğan, bir mülâkatında : “AB istedi zinâyı kaldırdık. Yanlış yaptık.” (20 Şubat 2018) demesine rağmen, geçen zaman içersinde, bırakınız, “başörtüsü” deki gibi coşkun ve taşkın konuşmaları, bu mevzuda kimse ağzını açmamış, kimseden, en hafif tonda bile ‘ses’ çıkmamıştır. Niçin?

Allah ü teâlânın yasak ettiği bir fiil, Avrupalı’nın istek ve arzusuyla kaldırılıyor ve ne yazık ki, bir Müslüman ülkesinin bâzı fertleri tarafından takdir görüyor ve âdeta alkış da alıyor.

Hani, biz, kimseye boğun eğmezdik; ne oldu?!

Bir üçüncü husus ise, “ÎDÂM” mes’elesidir. Şunu ifade edeyim ki, hiç kimsenin îdâmını arzu eden biri değilim. Ancak; adâlet veya kamu vicdânı dediğimiz değerler de, bâzı şeyleri yapmadan tecellî etmiyor.

“Gerektiği zaman, muhatapları îdam edilmiyor, buna mukabil yaşaması gerekenler katlediliyor ise; toplumun vicdânını kanatan ve iktisâdî hayatı altüst eden fâize gem vurulmuyor, yaygın hâlde kadınlarımız kocalarına el açar duruma düşürülüyor/mecbûr ediliyor ise; ve yine, âile hayatından başlamak üzere, cemiyet hayatındaki dengeleri değiştiren zinâya geçit veriliyor, başta âile olmak üzere insânî vasıflar yerlebir ediliyor, ahlâk çökertiliyor ise; ‘insan değil de, kadın’, bütün mes’elelerin merkezine çekiliyor ise; bu dört kelime yanyana getirilir.

(…)Peşinen söyleyeyim ki, bu cinâyetler, “insan mes’elesi olarak” ele alınmadığı, öldüren’e/kaatil’e yaşama hakkı tanındığı ve maktul’un/katledilmiş olan’ın/katîl’in/öldürülen’in hakkı, adâletli bir şekilde korunmadığı sürece de, şimdiye kadar olduğu gibi, sâdece havanda su dövülür.

CB Erdoğan (2016): “Benim vatandaşım haklı olarak “idam” diyor. Bunun kararını parlamento verir. Ha böyle bir karar gelirse ben onaylarım” demiştir.

Görülmektedir ki; 01 Ağustos 2002’de kaldırılan îdam’dan ve 2004’te suç olmaktan çıkarılan zinâ’dan kimse söz etmiyor.

(…) Anayasa’mızın 17. Madde’sinde geçen “Herkes, yaşama ...hakkına sahiptir” hükmü, başkaları için geçerli değil midir?

Hâlbuki, “gaddarca, cânice, hunharca, vahşice...” birinin canına kıyan kimseye yapılacak muamele mukaddes kitâbımıza göre ap-açıktır. Bakara Sûresinin 178. ve 179. âyetlerinde şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! Kasden öldürülenler için size kısâs yapmak farz kılındı. Ey akıl sâhipleri! Bu kısâsta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, siz (haksız yere adam öldürmekten) sakınırsınız.”

Peygamber Efendimiz de, bir hadîslerinde şöyle buyurmaktadırlar: “Kim kasten öldürürse, bunun hükmü kısastır”.

Hangi fiil meşrûdur, hangisi gayrı meşrûdur karıştırdık, değil mi” (Bknz. M. Halistin Kukul, Îdâm-Fâiz-Zinâ ve Kadın, Wwwkapsamhaber.com-04.01.2021-09.38)

FÂİZ de, mukaddes dînimizin emriyle yasak olan büyük günahlardan biri olmasına rağmen, maalesef, dâima istismar edilmekte fakat buna rağmen, devlet tarafından da –her dönemde- âdeta teşvik edilmektedir.

Şüphesiz ki, fâizle ilgili birçok âyet bulunmaktadır. Meselâ; “Ey imân edenler; kat kat fâiz yemeyin! Allah’a karşı gelmekten sakının ki, kurtuluşa eresiniz” (Âl-i İmrân, 130)

Peki; televizyonlarda ve gazetelerde, her günün her saniyesinde, dînen yasak olan “fâiz” , teşvik edilir tarzda konuşulur da, elli seneden beri, hâlâ, sâdece “başörtüsü”, niçin ”en büyük mes’ele hâlinde” tartışılır, anlamak mümkün değildir.

Diyeceğim şudur ki, Kur’ân-ı kerîm, bir bütündür. Kimse, O’na karşı keyfi uygulama yapamaz/yapmamalıdır. Her kim ki, uygulayıcı/tatbikatçı mevkidedir, bunun birinci derecedeki mes’ulü de odur.

“Başörtüsü”nü birinci mes’ele yapmak; ne zinâ’nın, ne, fâiz’in, ne îdâm’ın, ne içki’nin ve ne de yalan’ın günâhını azaltır.

Herbiri, kendi yerinde önemli ve hepsi de, ferd ve cemiyet düzenini sağlayıcı yasak’lardır.

Üzülerek ifade etmeliyim ki; mes’eleleri konuşmaktan/istişâre etmekten mahrûm bir toplumuz!..

Ve ne yazık ki; havanda su dövmeye devam ediyoruz!..

Yorumlar (0)