08.10.2021, 10:52

Feyzi Halıcı'dan Hatıralar

A) MEKTUPLAR-KISA NOTLAR

Türk şiirine, Türk halk edebiyatına ve fikir hayatına önemli hizmetlerde bulunan, çok sayıda halk âşığını keşfedip, teşvik edip yetiştiren, 1957 yılından îtibaren çıkarmaya başladığı Çağrı Dergisi’yle  birçok şâirin ve yazarın sesini duyurmasına vesîle teşkil eden Feyzi Halıcı’nın eserleri ve edebî şahsiyeti hakkında, birçok yazı yazmış, şiirlerinden örnek tahliller yapmış ve bâzı hâtıralarımızdan daha önce söz etmiş ve esas karşılaşmamın, 1998 yılı Mart ayında Ankara’da İbni Sina Hastahânesi’nde çift taraflı karotis/şahdamarı ameliyatı geçirmemle başladığını dile getirmiştim.

Bu târihten îtibâren yolum Ankara’ya düştükçe, Feyzi Halıcı’yı, Meşrutiyet Caddesi, Kök İşhanı, Nu: 2, Kat: 4 06640 Kızılay-ANKARA adresinde ziyâret ederdim.

1972 yılından îtibâren Çağrı’da yazdığımdan ve Feyzi Halıcı’yla, ilk defa 23 Mayıs 1987 tarihinde, Türk Edebiyatı Vakfı tarafından düzenlenen Mehmet Âkif Ersoy Şiir Tahlilleri Yarışması ödül merasimi münâsebeyle gittiğim İstanbul’da, vakfın konferans salonunda karşılaştığımdan evvelki yazılarımda söz etmiştim.

Bu yazımda; o tarihten îtibaren, Feyzi Halıcı’yla yaptığım yazışmalardan, yüzyüze görüşmelerimizden ve telefonlaşmalarımızdan, tuttuğum ‘günlüklerimi’ de esas alarak, tarihî bir sırayla söz etmek istiyorum.

İlki; 1997 tarihli. Bana, Ankara’dan (Samsun’a) Çağrı Dergisi gönderdi. Çok kısa bir not yazmış: “Sevgili Halistin Kukul’a  İçten saygılarla - Postaya verecektim. %60 yerine varmıyor. Özel kargo Kemal sağolsun. Gözlerinden öperim. İmza (Feyzi Halıcı).”

Bu kısa not, çok şeyi ifade ediyordu. Çünkü, postayla gönderilen her ne ise, yüzde altmış yerine ulaşamıyor yâni kaybolma tehlikesi fazla. İmdada, “Özel kargo Kemal” yetişiyor. “Özel kargo Kemal” kim mi? Samsunlu Âşık Kemâlî Bülbül!..

Târih: 17/3/1998. İbni Sina Hastahânesi’nde ilk karotis ameliyatım öncesi yâni hastahâneye yatışımdan bir gün sonrası....Feyzi Halıcı, Kerim Aydın Erdem, Hüseyin Yurdabak beni ziyârete geldiler. Ayrılırlarken, Feyzi Halıcı’nın A-4 kâğıdına daktiloyla yazılmış Öğrettiler başlıklı şiiirin altına Feyzi Halıcı’nın el yazısıyla: “Şair Dostumuz M. Halistin Kukul’a İbni Sina Hastahanesi ziyaretimizde dost armağanı olarak bu şiiri sunuyoruz.”

Ve imzalar: K. A. Erdem, H. Yurdabak, Feyzi Halıcı.”

Ne hârika bir hasta armağanı değil mi!..Bu sebeple, arşivimde saklamayı çok önemli buldum!..

(Açıklama: Feyzi Halıcı, mektuplarındaki tarihi, “gün/ay/yıl” rakamlarının arasını, hep böyle yatık çizgilerle ayırır. Bu çizgiler, bana âit değildir. M.H. K.)

Tarih: 28/3/1998. Bu sefer, aynı hastahânede, Feyzi Halıcı’yla birlikte, şâir dostlar Abdullah Satoğlu, Ömrüye Güneş ve Hüseyin Yurdabak, ilk karotis/şahdamarı ameliyatımdan sonra ziyâretime  geldiler.

Feyzi Halıcı’nın elinde, kendisi tarafından yazılan iki kitap vardı. Biri; Gönül Sohbetleri-II ve diğeri ise, Ali Eşref Dede’nin Yemek Risalesi’ydi.

Gönül Sohbetleri II’yi, Feyzi Halıcı’nın kendi el yazısıyla yazdığı şu ithâfla imzaladılar:

“Dost M. Halistin Kukul’a

Hepimizin dileği ömür boyu Yüce Hakk’tan şifa bula”

Ali Eşref Dede’nin Yemek Risalesi’ne ise: “M. Halistin Kukul Kardeşimize

Ali Eşref Dede  Cümle dostun sağlığı için Himmet ede

İbni Sinanın ruhaniyeti ve de...Ali Eşref Dede’nin Yemek Risalesi” İmzalar.”

Tarih: 1 Nisan 1998...30 Mart 1998’de, ikinci karotis/şahdamarı ameliyatımdan iki gün sonra... Feyzi Halıcı, yalnız geliyor ziyaretime. Elinde: “DÖRTLEMELER Şiirler” yazılı kendi kitabı. İthâfı şöyle: “Sevgili Sanatçı Dost M. Halistin Kukul’a sevgiyle “Olmaya Devlet Cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Bu müşfik, bu merhametli, bu kadirbilir, bu samimî, bu yardımsever, bu hoşgörülü  ve dost insanları minnet, şükran ve rahmetle anıyorum. Mekânları cennet, ruhları şâd olsun!..

Haziran 1998. Tam tarihini hatırlayamıyorum. Kontrol için, eşimle birlikte Ankara’ya gidiyoruz. Elbette ki, kontrol sonrası, Feyzi Hacılı’yı, Meşrutiyet Caddesi Kök İşhanı’ndaki çalışma mekânında ziyâret ediyoruz.

Hâl-hatır sorduktan, çaylarımızı içtikten sonra, kalkacağımız sırada, beraberce bir fotoğraf çektirmeyi arzu etmiştim. Bunun için de, yanımda, hiçbir özelliği olmayan fotoğraf makinemi de getirmiştim. Tabiî ki, bugüne kadar iki anjiyo olmuş ve iki de ağır ameliyat geçirmiş birinin pek de takati olduğunu söyleyemem.

Fotoğraf makinesini çıkararak dedim ki: “Bir fotoğraf çektirebir miyiz?!”

Fakat, durum hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Makinenin içine film koydurmamışım...Öyle ya, bunca telâş içinde bu mümkün müydü, değildi elbette!..

Feyzi Halıcı; kendi makinesini çıkarıp: “Siz, öyle durun, ben, sizi çekeyim!” dedi ve eşimle benim fotoğrafımı çekti.

Hâlbuki, ben, kendisiyle çektirmek arzusundaydım. Kendi makineme film koyduramamamın ezikliği ile, diyemedim ki, “Efendim, ben, sizinle çektirmek arzusundayım!”

Hâliyle, olmadı!..Demedim, diyemedim!..Her ne hâl ise!..

Aradan zaman geçti...Zarftan, eşimle bana çektiği bir fotoğraf çıktı. Kartın arkasında ise, bana ithâfen yazdığı 18/8/1998 tarihli bir şiir. Hayret etmiştim...İtirâf edeyim ki, o günlerde, bana gelen bu tür yazı veya fotoğrafların hepsi, birer ‘ilâç’ gibiydi. Şu da var ki, o yıllarda, hattâ 2010’a kadar, bütün yazı ve şiirlerimi daktiloyla yazar postayla gönderirdim. Büyük çoğunluk da öyleydi.

Fotoğraf arkasında şunlar yazılıdı:

“Aşkıydı, bilim, öğrenci, öğretmen, okul,

İnancından öte kimseye olmadı kul.

Tekmil güzel sanatlarla geçti ömrü hep

Nice anıt-insandır Mim Halistin Kukul.

 Nice sevgilerle İmza

 Evet’le gelir sırası

 Bir Ankara hatırası

 İmza

Kukul ailesine saygılarımla Daima

İmza”

Feyzi Halıcı’nın bu şiirine, 25 Ağustos 1998 tarihli ‘Arz-ı Hâl’ başlıklı şiirimle şu cevabı vermişim:

“Yanıbaşımda bir hakikî dostun sesi var;

Hep söylerim: Şu dünyânın aşktan gayrı nesi var!

“Tekmil güzel san’atların”da bu fakîrin,

Şüphesiz ki, Feyzi Halıcı’nın da çok hissesi var!”

Hatırlanmalıdır ki, o yıllarda, bayramlaşmalarımız da, daha ziyâde kartla olurdu. Telefonla irtibatımız hemen hemen hiç yoktu. Günlüklerimdeki kayıtlara göre, ilk telefon görüşmemiz 2009’da başlamış. Onlardan da söz edeceğim.

9/11/2000 tarihli kısa notunda şöyle diyordu:

“Sevgili Halistin,

Atatürk Kültür Merkezi’nin yazısını sunuyorum.

Selâm ve sevgilerimi sunarım. Hoşça kal. Başarılar. İmza”

Bu kısacık yazı, çok mühimdi. Çünkü; onda, T.C. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı tarafından çıkarılan Erdem Dergisi’nde yayınlanmak üzere, araştırma yazısı talep ediliyordu.

Böylece; Erdem Dergisi Türk Halk Kültürü Özel Sayısı-II- Yıl: 2001, Cilt:13, Sayı:38’de, “Beşikdüzü Halk Ağzı” makalem ile, Şahin Köktürk’le beraber hazırladığımız, “Beşikdüzü İlçesinde Serender’in Köy Hayatındaki Yeri ve Bir Serender Numûnesi” başlıklı makaleyi yayınlamış oldum.

2004 yılında, Feyzi Halıcı’ya ithâf ettiğim “Post-Nişîn’e Mektup” adlı kitabımla, 2007’de yayınladığım “Mevlâna Eşiğinde” adlı kitaplarımın Feyzi Halıcı tarafından masrafları karşılanıp, basılarak, karşılıksız olarak dağıttığımızdan daha önceki bir yazımda söz etmiştim.

27. 10.2004 tarihli, yine el yazısıyla yazdığı kısa notunda, Post-Nişîn’e Mektuplar”ın basımı için şöyle diyordu:

“Sevgili Kardeşim

Özgeçmişin kapağın arkasına gireceği için, onun tashihini ben yaparım. Selâmlar. İmza.

5 Kasımda İstanbul’da olacağım. Konya’da 28-29-30 Ekimde Âşıklar Bayramı var.”

Dikkat buyurunuz: “Tashihini ben yaparım” diyor. Yâni, bir başkasının işi için, kendisini vazifelendiriyor ve o kişiyi de bilgilendirme lüzûmunu hissediyor. Bu, gerçek bir numûne’dir!..

Bir mektup diyebileceğim son numûne de, Ağustos 2005 tarihinde gönderilmiş. Üzerinde tarih yok. Bu sebeple, mektubun üzerine, ben, kendi yazımla, ancak ay ve yıl yazdım: Ağustos 2005. Kendi el yazısıyla, Çağrı Dergisi’nin içinde geldi.

Aynen naklediyorum; hikâyesini sonra anlatacağım:

“Sevgili Halistin

Üç dergiden birini Dilâver Cebeci’ye, birini Ali Kayıkçı’ya ver.

Selâm ve sevgiler Dost ilgine her zaman teşekkürler . Konya’dan İstanbul’a gidiyorum. Bu yıl 40. bayramı idrak edeceğiz. Sanırım bayramı bırakacağım. Murat Çobanoğlu vefat etti. Reyhanî elden, gönülden çekildi. Usta âşıkların çoğu Hakka yürüdüler. Takdiri ilâhî Konya’da bir Halıcı daha halkeder. Hemdem Sait Çelebinin ışığı, Mevlâna hz.i sayesinde ilelebet çevreyi ve gönülleri şavklandırır.

Ekimin son haftası inşallah yengemle seni Konyaya davet ederim.

On gün sonra Konyada olacağım yine.”

Şimdi, gelelim, mektubun tahliline!..O târihlerde, “Türkiyem” şiirinin şâiri Dilâver Cebeci’nin ağır bir beyin ameliyatı geçirdiğini duymuştum. Kendisiyle telefon görüşmemizin hikâyesi ayrıdır. Tabiî üzgünüm. Gönüldeşliğimiz, fikirdeşliğimiz, arkadaşlığımız var.

“Türkiyem” şiirinin tahlilini yapmaya karar verdim ve yaptım. Düşündüm ki, Çağrı’da olduğu gibi, 1972’den beri yazdığım Türk Edebiyatı Dergisi, bunun yayınlanması için en münâsip dergidir. Kabaklı Hoca, 2001’de vefât etmiş ve uzaktan anlayabildiğim kadarıyla, dergi, kendine yeni bir istikamet çizmeye başlamıştı. Zâten Türk Edebiyatı’yla irtibatım, 2004’te Ârif Nihat Asya özel sayısına yazdığım yazıyla son bulmuştu. Niçin bilemem!..

“Türkiyem” şiirini, Türk Edebiyatı’na gönderdim. İki ay geçti, yayınlanmadı. Üzüldüm.  Dilâver de, ben de, o derginin en az otuz yıllık hizmetkârıydık...Geçelim!..Tahlili, hiçbir şerh koymadan hatta, Dilâver Cebeci’nin durumundan dahi söz etmeden, bir zarfa koyup, Fezyi Halıcı’nın Ankara adresine gönderdim.

Yazım, “Dilâver Cebeci’nin Türkiyem Şiiri Hakkında” başlığıyla, Çağrı’nın Ağustos 2005 tarihli nüshasının 25 ve 26. sayfalarında yayınlandı.

Bir de baktım ki,  postadan, “üç adet Çağrı Dergisi” ve içinde de bir mektup çıkageldi!..Ali Kayıkçı da, Samsun’da, değerli bir edebiyat âşığıdır. Bu işin sırrını hâlâ çözemedim ve Feyzi Halıcı’ya da, sebebini sormadım, soramadım.

Sabahın erken vaktinde, Samsun’dan Ankara’ya ne zaman gitsem, onu, Meşrutiyet Caddesi Kök İşhanı’nda bulurdum.  Gelip gideni, telefon edeni, mektup yazanı, yardım isteyeni hiçbir zaman boş çevirmezdi. Durdurak bilmeden çalışırdı!..Feyzi Halıcı, böyle biriydi!..

B) TELEFON KONUŞMALARIMIZ

Üstâd’la, defalarca telefon konuşmamız olmuştur. Zaman zaman bunların bâzılarından notlar alabildim. Hele de, telefonu ben açmışsam, hemen, ”Sen, kapat; ben açacağım” der, konuşmamız, bâzen onbeş yirmi dakika, bâzen de yarım  saati aşar, eskilerden, Orhan Seyfiler’den, Yusuf Ziya Ortaçlar’dan, Yahya Kemal’den, Necip Fâzıl’dan söz eder, Mevlâna’ya, Hacı Bektâş Velî’den geçer   Yûnus Emre’de sözü bağlardı.

Şimdi de, bu telefon konuşmalarımızdan not alabildiğim bâzı günlük’lerimi tarih sırasıyla nakledeyim:

05 Ekim 2004: “Necip Fâzıl, şâir olarak aliyyülâlâdır. Fakat taşkın adamdır”.

Bunu, kaydedebilmem için, cümleyi anlayamadığımi ve tekrar etmesini istirham etmiştim. Çünkü, bu cümle, öyle basit bir mâna ifade etmiyor ve temeli, muhakkak ki, belli bir tespite dayanıyordu.

Necip Fâzıl gibi, şâir ve mütefekkir birinin, bundan daha mükemmel, mânâlı ve vecîz bir îzahı  olabilir miydi!..

“05 Ağustos 2009 Çarşamba. Berat Kandili. Önce, beni tanımadı. Belki de benim sesimin cılız çıkmasındandı. Fakat, “Unutkanlık başladı, yaş seksen altı” dedi. Ardından da gülerek: “Nasıl tanımam, sen, Çağrı’nın Halistin’isin” dedi ve “Aklım, o kadar da gitmedi” diye  şakalaştı.”

26 Ocak 2011 Çarşamba. “Feyzi Halıcı ve Türk Halk Edebiyatı” adlı makalemi aldığını bildirmek için beni aradı. İstanbul’a taşındığını ve Boğaz’a nazır bir villada oturduğunu söyledi.”

09 Mayıs 2011.” Şâir Feyzi Halıcı ile İstanbul’dan telefonla görüştük. Doktora gideceğini söyledi. Çağrı’ya en çok hizmet edenlerden biri olduğumu ifade etti.”

02 Kasım 2011 Çarşamba. Feyzi Halıcı ağabeyimi aradım. Bahar hanımla konuştuk. Üstâd Halıcı, bu defa çok diri konuşuyordu. Bir ay kadar evvel kendisi, Konya’dan aramıştı. Yorgundu. Bugün, Bahar Hanım, benim aradığımı söyledi. Selâmdan sonra, bana:”Neredesin?” diye sordu. “Samsun’dayım” dedim, yaza doğru, T(ı)rabzon’a gideceğim.  O arada ne olmuşsa, bir zihin karışıklığı olsa gerek, “Benim, Samsun’da, çok evdiğimi biri var” dedi. Ben,”Kimdir?” diye soramadan; O: “Halistin Kukul” deyiverdi.

“O, benim!” deyince de, kahkahayı patlattı. “Allah Allah! “Dedi, “Senin yazıların hârika, hayranım yazılarına!..Çağrı’yı bir ucundan tutanlardansın!”

14 Şubat 2012 Salı. Feyzi Halıcı’yı aradım, İstanbul’daymış... Ankara ve oradan da Konya’ya geçeceğini söyledi. Çağrı, iki gün önce çıktı, sana gelmedi mi? Gelmediyse hemen göndereyim” dedi. Gelmişti ve teşekkür ettim.”

Tabiî ki, burada durup, -daha önce de anlatmış olmama rağmen-bir başka hâtırayı anlatmak lüzûmu doğdu. Şöyle:

Mehmet Çınarlı, edebiyatımızın önemli mîmârlarındandır. Hisar Dergisi’ni, 1950’den itibaren otuz yıl yayınlayarak büyük hizmetler yapmıştır. Çınarlı’nın bana yazmış olduğu otuz civarında mektubun yirmisi, “Çınarlı’dan Mektuplar” başlığıyla, vefâtının onuncu yılı münâsebetiyle, Erciyes Dergisi’nin Eylül 2009 tarihli nüshasının 17—20. sayfalarında yayınlanmıştı.

Bunlardan, 12 Aralık 1995 tarihini taşıyan mektubunda, Çınarlı, şöyle diyordu: “Çağrı’da çıkan yazın daha yeni elime geçti. Sağ olsun, Feyzi Çağrı’yı yollamakta fazla hasis davranmaya başladı. Dergi, bayilerde de bulunmuyor. Dostlar gelsin, benim büromdan alsın” diyor ama, büroda da her zaman bulunmaz. Bir ayağı İstanbul’da, bir ayağı Ankara’da. Üçüncü bir ayağı olsa, o da Konya’da diyeceğim.”

Bu hâtırayı, özel bir konuşmamızda Feyzi Ağabeye anlatmıştım. İnanır mısınız: “Ya, öyle mi, demiş?” diyerek, kahkalarla gülmüştü. Zerrece alınganlığı, küsmesi, kırılması yoktu. Bu, benim de çok hoşuma giden bir hâtıraydı ki, yerli yerine oturuyordu. Tabiî ki,  Çınarlı’nın kullandığı “hasis” kelimesi, biraz mübalâğalıydı. Çünkü, Feyzi Halıcı, değil bir dergi, dergilerin hepsini bağışlamaktan imtinâ etmeyen bir yapıya sahipti.

Dîğer bir husus; bâzı fikir ve edebiyat dergileri, bayilerde satılıyordu ammâ herbirinden ancak bir-iki tane!..Bu sebeple, daha ziyâde abone sistemiyle dağıtım yapıyorlardı. Türkiye’de, en zor işlerden biri dergiciliktir.

Buraya; hâtıraların önemine binâen, bir not daha düşmüşüm: “Yaşadığımı, yazdıklarımla anlıyorum.”

Zihnimden geçen ve kayda aldığım bu cümlemin önemini, şimdilerde daha iyi anlıyorum. Demek ki, ‘günlük’ tutmak/tutabilmek çok önemli bir gayrettir, değerlidir.

Yâni; hâlâ öyleyim...Yazmadan, hayatı anlamak çok zor!..

17 Haziran 2014 Cuma. Feyzi Halıcı’ya telefon açtım. Telefona, eşi Bahar Hanım çıktı ve sonra telefonu Feyzi Ağabeye verdi. Çok neşeliydi. İstanbul’un mutenâ bir semtinde yaşıyorum. Yaşım da, doksanı aştı. Babam, halıcıydı, dedi. Ben de, “Halıcılıktan, dergiciliğe mi döndünüz? “ deyince kahkahayı patlattı. Çok nârin insandı. Anlayışlıydı.”

28 Ekim 2014. Bahar Hanım aradı. “Elektrikler Kesildi” başlıklı yazımın son bölümü hakkında konuştuk. Ardında, Feyzi Ağabeyle de konuştuk. Sıhhati iyi ve neşeliydi. “Feyzi Halıcı Mektebi” başlıklı yazımı gönderdiğimi söyledim. Çok memnun oldu. Onu, ilkönce yayınlarım, dedi.”

23 Şubat 2015 Pazartesi. Bahar Hanım, İstanbul’dan aradı. Çağrı’nın Mart sayısı için “Çanakkale”yle ilgili dörtlüklerimi orta sayfaya koyacağını söyledi. Feyzi Ağabey g(ı)rip olmuş, yatıyormuş. Yine de, onunla birkaç cümleyle lâfladık.”

 21 Mart 2015 Cumartesi. Bahar Hanım, İstanbul’dan aradı. Çağrı’nın Nisan sayısı için yazı istedi. Feyzi ağabeyle de konuştuk. “Hastayım, yavrum!” dedi, yorgun bir sesle, inşallah Konya’ya gideceğim.

28 Ekim 2015 Çarşamba. Bahar Hanım aradı. “Anlamadığım” başlıklı şiirimle ilgili bir hususu sordu. Feyzi Ağabey, çorba gibi hafif şeyler yiyebiliyormuş.”

15 Kasım 2015 Pazar. Bahar Hanım, İstanbul’dan telefon etti. Mayıs 2016’da, Çağrı’nın 60. Yılını kutlayacağız, dedi. Feyzi Ağabey ise, aradığım için çok memnun olduğunu söyledi. Oldukça rahatsızdı. Kendisi için yapılan “Vefâ Gecesi”nden haberdar olmadığım için katılamadığımı söyledim. Durumu toparlayamadı...Kesik kesik,“Sen, nasılsın? Teşekkürler, gözlerinden öperim” dedi.

26 Nisan 2016 Salı. Feyzi Ağabeyi aradım. Bahar Hanım, telefonu O’na verdi. Hâl-hatır sordum. Sâdece “Teşekkür ederim, sağolun!” dedi. Sesi, titrekti.”

23 Temmuz 2016. Beşikdüzü’den telefonla aradım. Bahar Hanım telefona çıktı. Ayakta durduğu saatler azaldı, dedi. Daha ziyâde uyuyor. Çok korktuk.

14 Ekim 2016 Cuma. Bahar Hanım’la konuştuk. Feyzi Ağabeyin iki gözünden de katarakt

ameliyatı olduğunu söyledi.Yemek yiyemiyor, beslenmesi zorlaştı. Doktor, 5 kuvvet iğnesi verdi, dedi.

28 Mayıs 2017 Pazar. Bahar Hanım aradı. Feyzi Ağabey, hafif şeyler yiyebiliyormuş. O’nunla konuşamadım.

Vefâtından sonra, yazdığım “Feyzi Halıcı’dan Bize Kalan” (Bkn. Wwkapsamhaber.com-10.10. 2017/Çağrı Dergisi, Kasım 2017, Sf. 4-5-6) başlıklı yazımda da ifade ettiğim gibi, “Kendisiyle, en son, 26 Nisan 2016 günü telefonla konuştum. Zor konuşuyordu. Benim, hâl-hatır sormam üzerine, sâdece: “Teşekkür ederim..Sağolun!..” diye mukabelede bulundu. Sesi titrekti.”

Şeref, gurur, iftihar ve başarıyla, onlarca eser vererek bir asra yaklaşan bir ömür böyle geçti. Allah rahmet etsin. Mekânı cennet, rûhu şâd olsun!..

ÇAĞRI DERGİSİ, SAYI. 739, EKİM-KASIM-ARALIK 2021, SF. 5-6-7-8

Yorumlar (0)