24.11.2020, 11:45 255

VATAN ŞÂİRİ ORHAN ŞÂİK GÖKYAY

Türk şiiri, ‘vatan temalı’ şiirler bakımından çok zengindir. Daha önceleri, tabiî ki, haklı olarak “Vatan Şâiri” olarak anılan Namık Kemal (21 Aralık 1840-2 Aralık 1888) olmuştur.

Türkler’de ‘vatan’, milletin malı olarak mukaddestir. Herhangi bir toprak parçası değil; ecdât yadigârı, emânetidir. Şehitler mekânı’dır.

Bunun en mühim örneklerinden biri, Türk târihinde, Oğuz Han’a/Mete Han’a dayandırılır. Büyük Hun İmparatoru Mete Han, milâdî üçüncü asırda tahta geçtiğinde, devletin en büyük düşmanının Çin olduğunu biliyordu. Fakat, o dönemde, doğu komşusu Tonguzlar çok güçlüydüler ve Mete Han’ın başarılarından rahatsızlık duyuyarlardı. Bu sebeple; Tonguzlular hükümdârı, savaş açmak bahanesiyle, bir elçi göndererek, Oğuz Han’dan atını ister. Oğuz Han kurultayını toplar. Kurultay’ın hayır demesine rağmen, Oğuz Han: “At, benim şahsî malımdır, bunun için milletimi sıkıntıya sokamam” tarzında bir cevapla atını gönderir.

Bir zaman sonra; hükümdar, Oğuz Han’dan eşlerinden birini ister. Oğuz Han, yine kurultayı toplar. Kurultay, bunu da kabûl etmez. Buna rağmen, Oğuz Han, aynı gerekçeyle, hanımlarından birini gönderir. Zaman geçer; Tonguz hükümdarı, bu defa, Oğuz Han’dan toprak talebinde bulunur. Oğuz Han, hiç tereddüt etmeksizin, Tonguzlar’ın üzerine yürür, onları mağlûp ederek hem hükümdarı öldürür, hem atını ve hem de hanımını kurtarır.

Bu vesîleyle, O’nun, şu sözü târihe mal olur: “Atım ve karım, benim şahsî malımdır. Fakat toprak, milletimindir. Benim olmayan bir şeyi kimseye vermem!”

Türklerin vatan sevgisine dâir bir çarpıcı örneğe de, Oğuz Han torunu, başta F(ı)ransız yazar Albert Vandal ve Türk düşmanlarının “Kızıl Sultan/Le Sultan Rouge” diyerek iftirada bulunduğu; Necip Fâzıl’ın “Ulu Hakan” ve Nihal Atsız’ın ise, “Gök Sultan” diye vasıflandırdığı Sultan İkinci Abdülhamîd Han döneminde rastlarız.

“Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin’de bir Yahûdi devletinin kurulması için çok çalıştı.

(...) Herzl, binbir zorlukla Sultan Abdülhamîd Han ile görüşme imkânı buldu. Ondan, Filistin’de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istedi ve bâzı teliflerde bulundu. Hattâ, Osmanlı Devleti’nin bütün borçlarını ödemeyi taahhüt etti. Sultan, Herzl’in bizzat ve dostları vasıtasıyla yaptığı teklifleri kabul etmeyerek târihe altın harflerle geçen şu cevabını verdi:

“Ben, bir karış toprak dahi olsa toprak satmam; zîrâ bu vatan bana değil milletime âittir. Milletim bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldar kılmıştır. (...) Bu vatan bana âit değildir. Türk milletinindir ve ben onun hiçbir parçasını veremem.” (1)

Bütün bunlar gösteriyor ki, târih boyunca, “Şanlı Peygamberimiz’in tebliğleri ile şereflenmeden önce, bütün Türkler, kâfir değildi. Kimi Musevî, kimi İsevî, kimi de yukarıda belirttiğimiz tarzda “muvahhid” idi. Tıpkı, putperest Araplar’ın arasında bulunan “Hanif”ler gibi Türkler’in içinde de doğru inananlar çoktu”.” (2)

Demek ki, “alp” ve “eren”likten “alperen” oluşa yürünen merhalede, “Vatan sevgisi îmândandır” mübârek sözünü gönüllerine nakşeden “Mehmetçik” oluş, Türk milletinin genlerinde mevcuttur.

Bu mânada, Orhan Şâik Gökyay’ın şiirlerini ve ömür boyu geçirdiği bâzı çileleri ele alarak değerlendirmeye çalışacağız. Edebiyat târihçisi Ahmet Kabaklı: “Halk şiirimizin tarz, biçim ve söyleyişlerine millî bir koçaklama edâsı katarak çağdaş bir muhtevayla dolduran Orhan Şâik Gökyay, Dede Korkut, Kâtip Çelebi, Kâbusname vb. konularda ilmî çalışmaları ile de tanınmıştır” (3) diye umûmî bir beyanda bulunurken; bir dîğer edebiyat târihçimiz Nihad Sâmi Banarlı ise şöyle der:

“İlk zamanlarda, 1920 lerde “ aruzla da güzel şiirler söylemekle berâber daha çok halk tarzı söyleyişlerle bir muvaffatiıyet kazanmış olan: Orhan Şik Gökyay bu tarza örnek olacak bir şahsıyet göstermiştir. Onun çok kere halk söyleyişlerinden bilhassa seçtiği saf ve samimi kelimelerin birbiriyle imtizâcından doğan mısrâlarında âşık tarzını yeni ve ileri bir şiir anlayışıyla birleştiren bir özellik vardır. Yarım kafiyelerin, hattâ kafiye olmayan kelimelerin yarım söylenişleri 6+5, 4+4+3=11 vezinlerini aynı manzumede zevkle birleştiren yine yarım ses değişiklikleri; on birli mısraları bazan on ikili hece ile, âdeta farkında değilmiş gibi terennüm eden sele serpe bir söyleyiş ve bütün bunlarla birleşen, zengin bir halk dili ve halk edebiyatı kültürü Orhan Şâik Gökyay’ın şiirlerini güzelleştiren yerli ve millî san’at unsurlarıdır. Onun ekseriya derin ve hisli gönül ürperişlerinin terennümleri halinde meydana konulan şiirleri yanında zaman zaman yurd ve millet sevgisinin, millî ve içtimâî heyecanların kuvvetli ve örnek manzumeler halinde yer aldığı görülür. En güzel şiirlerinden olan İçlenme’de sularla birlikte söyleşen bir gönül vardır. Gurbet, Türk topraklarındaki hisli ve an’anevî gurbet şiirlerinin en duygulularından biridir. Üç nehir, Mar’aş türküsü, Bayburd türküsü gibi, şiirlerinde, vatan sevgisinin samimi mısraları seslenir. Zeytin dalı, Bana bir seslenen var gibi manzumelerinde tabiat güzellikleriyle birleşmiş derin ve psikolojik terennümler duyulur. Bu vatan kimin? başlıklı tanınmış ve bestelenmiş manzumesi ise halk söyleyişiyle birleşen yeni ve millî Türk şiirinin zaferlerinden biridir:

Bu Vatan Kimin?

Bu vatan toprağın kara bağrında

Sıra dağlar gibi duranlarındır.

Bir târih boyunca onun uğrunda

Kendini târihe verenlerindir.

Tutuşup: kül olan ocaklarından,

Şahlanıp. Köpüren ırmaklarından

Hudutlarda gazâ bayraklarından

Alnına ışıklar vuranlarındır.

Ardına bakmadan yollara düşen

Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan

Huduttan hududa yol bulup koşan,

Cepheden cepheyi soranlarındır.

İleri atılıp sellercesine

Göğsünden vurulup tam ercesine

Bir gül bahçesine girercesine

Şu kara toprağa girenlerinder.

Târihin dilinden düşmez bu destan,

Nehirler gâzîdir, dağlar kahraman,

Her taşı bir yâkut olan bu vatan

Can verme sırrına erenlerindir.

Gökyay’ım ne desem ziyâde değil,

Bu sevgi bir kuru ifâde değil,

Sencileyin hasmı rüyada değil,

Topun namlusundan görenlerindir.” (4)

“Toprağın kara bağrı”, ecdât yadigârı ve ecdât emâneti “vatan”dır. Bu vatanın “nehirler”i bile ”gâzî”; “dağlar”ı, bile “kahraman”dır ki, onun “kara bağrında sıra dağlar gibi duranlar”ı, varın, siz hesap edin!..

Bu “vatan” ki, onun, “her taşı bir yâkut”tur ve o, ancak, “can verme sırrına erenlerin” sâhip olabileceği bir mekândır.

Orhan Şâik Gökyay; 16 Temmuz 1902 Kastamonu/İnebolu doğumlu olup, 02 Aralık 1994 târihinde de İstanbul’da vefât etmiştir. Osmanlı Cihân Devleti’nin son/bitiş döneminin pırlantalarından olan Mehmet Âkif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fâzıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Basri Gocul, Ârif Nihat Asya, Peyami Safa, Hüseyin Nihal Atsız, Yusuf Ziya Ortaç, Hilmi Ziya Ülken, Ali Nihat Tarlan, Orhan Seyfi Orhon, Ali Fuat Başgil, Ziya Gökalp, Halide Nusret Zorlutuna, Enis Behiç Koryürek gibi birçok fikir adamı, şâir ve edipten Cumhuriyet Dönemi’ne intikal eden büyük değerlerden biridir.

1922 yılında, Ankara Muallim Mektebi’ni bitirdikten sonra, birkaç sene ilkokul öğretmenliği yapan Gökyay, 1927 yılında Kastamonu Lisesi’ni de bitirerek İstanbul Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girmiş ve buradan 1930’da mezun olmuştur.

Mezuniyetinden sonra, çeşitli liselerde öğretmenlik yapmış, 1951-1954 yılları arasında İngiltere’de öğrenci müfettişliği ve kültür ateşeliğinde bulunmuştur.

1960-1963 yıllarında, Londra Üniversitesi’nde Türk Dili Okutmanlığı görevini yürüten Orhan Şâik Gökyay, 1969’da İstanbul Eğitim Enstitüsü Edebiyat Öğretmeni olarak emekli olmuştur.

Emeklilik sonrasında, 1984’ten sonra, Marmara ve Mimar sinan Üniversiteleri’nde Edebiyat dersleri vermiştir.

1987 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği’nin Üstün Hizmet Ödülü’ne sahip olan Gökyay hakkında ABD Harvard Üniversitesi’nde iki ciltlik Orhan Şâik Gökyay Armağanı (1984) bulunmaktadır. Ayrıca; 1990’da, Kültür Bakanlığı tarafından Prof. Dr. Günay Kut’un hazırladığı Orhan Şâik Gökyay adlı bir eser de yayınlanmıştır.

Orhan Şâik Gökyay; Bir Kaç Şiir (1976) ve Bu Vatan Kimin (1994) adlı iki şiir kitabı ve inceleme-araştırma sahalarında da, Dede Korkut(1938), Bugünkü Dille Dede Korkut Masalları (1939), Kâtip Çelebi (1957), Kâtip Çelebi’den Seçmeler (1968), Molla Lütfi (1987), Destursuz Bağa Girenler (1982-Tenkit yazıları), Kâbusname (1944-Mercimek Ahmet’ten), Eşkâl-i Zaman (1969-Ahmet Rasim’den), Hannâme (1969-Özbek Destanı), Mizan’ül-Hak (1973-Kâtip Çelebi’den), Vak’a-i Osmaniyye (1976-Bostanzâde Yahya’dan), Ziyâfet Sofraları (2 Cilt- Gelibolulu Mustafa Ali’nin Mevâid-ün Nefâis fi Kavâid-ül Mecalis’inden) ile, Türklerde Karagöz1938- G. Jacop’tan), Dorian Gray’ın Portresi (1937-Oscar Wild’dan), Menteşe Beyliği (1944-Paul Wittek’ten), Gockel Vinkel ve Gackeleia (1959-C. Brentrano’dan) adlı tercüme eserlere imza atmıştır.

Bu Vatan Kimin? Başlıklı şiirini yazmasına sebep olan hâdiseyi ise şöyle anlatır:

“Yıl 1937. Bursa’dayım. Bir yerlerden geliyorum. Tam bizim evin oralarda resmî bir dâire var. Karakol mu ne? Bayrağı direkte unutmuşlar. Rüzgâr da yok. Bayrak kendisini bırakıvermiş. Bu, bana öylesine dokundu ki… Bu, içimde bir yerlerde “asker” oluşumdan kaynaklanıyor. Biz İstiklâl Savaşı’nda yetiştik. Gençliğim Harb-i Umumî’nin bozgunlarıyla başladı. İşte bayrağımın bu hâli bana hemen daha oracıkta şiirimin ilk mısralarını yazdırdı.” (5)

Bu şiirde terennüm edilen hisler ve fikirler, Mehmet Âkif Ersoy tarafından yazılarak Kahraman Ordumuza ithâf edilen İstiklâl Marşı’mızdaki;

“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı!”

Mısrâlarıyla, veyâ;

Mithat Cemal Kuntay’ın:

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır;

Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır!”

Mısrâlarıyla, veyâ;

Ziya Gökalp’in;

“Vatan, ne Türkiye’dir Türkler’e, ne Türkistan

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!”

Mısrâlarıyla, hemhâl oluşundan başka bir şey değildir.

Zîrâ, Namık Kemal’in;

“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini

Yok mudur kurtaracak bahtı kara mâderini?”

Mısrâlarındaki vatan, her zamanda, her mekânda ve her şartta, kendini, bu işe hasredecek “Can verme sırrına eren” Mehmetçikler’i beklemektedir. Türk târihi boyunca, bu, hep böyle olmuştur, inşâ Allah, dâima da böyle devam edecektir!..

Orhan Şâik Gökyay’ın vatan şâirliği, elbette ki, bu kadarla geçiştirilecek bir mevzû değildir. Çünkü; 1944 yılı, O ve arkadaşları için bir kâbus yılı olacak ve tabutluklara konulacaklardır. Netîcede, “Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi”nde beraat edip, bu hüküm, Askerî Temyiz Mahkemesi tarafından tasdik edilse de çok eziyet ve işkenceye mârûz kalmış/kalmışlardır. Mes’ele şudur:

“1944 yılının 20 Şubatında, CHP milletvekili İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Eminönü Halkevi’nde, bir konferans vermek üzere kürsüye çıkmıştı. Salonun sol tarafında oturan solculardan bir grup, Baltacıoğlu’nun konuşmasını gâh lüzumundan fazla alkışlayarak gâh uzun uzun kahkahalarla gülerek gâh dakikalarca öksürerek bozmak, hatibi dağıtmak, söz söyleyemez hale getirmek istemişlerdi. Atsız, yerli komünistlerimizin bu cür’etine, bu davranışına dikkat edilmesi için devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na bir açık mektup yazdı...

20 Şubat 1944 tarihini taşıyan bu açık mektup Orhun dergisinin 15. Sayısında yayımlandı. 1944 yılında, bir edebiyat öğretmeninin başbakana açık mektup yayınlaması çok büyük bir cesaret hatta cür’et sayılıyordu.” (6)

Hüseyin Nihal Atsız, 20 Şubat 1944 târihli bu mektubundan sonra, yine Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na hitaben, Orhun Dergisi’nin 21 Mart 1944 târihli 16. Sayısında ikinci bir mektup daha yazar.

Esâsen; her şey, “Sayın Başvekil!” hitabıyla yazılan birinci mektubun girişinde belli oluyordu. Atsız, şöyle diyordu:

“Hem Türkçü hem de başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum. Yalnız başvekil olsaydınız bunları yazmak emeğine katlanmazdım. Çünkü Türkçü olmayan bir başvekile hitap etmenin ne kadar boş olduğunu bilirim. Yalnız bir Türkçü olsaydınız yine yazmaya lüzum görmezdim. Çünkü faydasız kalacak olduktan sonra sizden daha eski Türkçülerle yurdun dertlerini her zaman konuşabilirim. Fakat Türkçü olarak idare makinesinin başında olduğunuz için sizinle konuşmaktan faydalar doğabileceğine inanıyor, onun için size hitap ediyorum.

Millet Meclisinde, 5 Ağustos 1942 günü verdiğiniz nutukta: “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan mes’elesi olduğu kadar ve lâakal ‘o kadar’ bir vicdan ve kültür mes’elesidir.” Demiştiniz. Türk tarihi ile uğraşmış bir münevver olarak söyleyebilirim ki, ne ırkımızın ne de devletimizin tarihinde, Türk milliyetçiliği resmî bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman açığa vurulmamıştı.” (7)

“(...) İstanbul’da Türklüğe karşı yapılan küstahlıklar bu kadar değildir. Yine halkevinde İstiklâl Marşı çalınırken ayağa kalkmayan melezler, bir erkek lisesinde Türkçülükle alay ederek: “Arabacı araba olmadığı gibi Türkçü de Türk değildir!” diyen tarih öğretmeni bir kız ortaokulunda talebesine: Türk değil misiniz? Allah belânızı versin. Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım.” Diyen başka bir tarih öğretmeni hep millî şerefimize saldırmakta; fakat karşılık görmediği için küstahlığını arttırmakta, devam eden mikroplardır.” (8)

Böylece; “Hüseyin Nihal Atsız'ın Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na yazdığı iki açık mektup fitili ateşledi. Türkçülere Irkçılık-Turancılık Davası açıldı; hapis cezaları verildi, cezalar Askerî Yargıtay'da bozuldu ve Türkçüler beraat ettiler...

3 Mayıs 1944 milliyetçiler için bir dönüm noktasıdır...

İsmet İnönü, belki hiç istemediği bir hareket yürütmüştür. Sovyetler'in İkinci Dünya Savaşı'nda ABD ile birlikte Hitler Almanyası'na girişi, Doğu Avrupa'yı silme hâkimiyetine alışı, Yunanistan'da komünistlere iç savaş çıkartışı, Bulgaristan'dan başlayıp, Karadeniz'den hat çizerek, Gürcistan ve Ermenistan'a kadar inen kuşatması, İsmet İnönü'yü kara kara düşündürmüştür muhakkak! Sovyetler'in bütün korkusu, kendi içinde yekûn tutan Türklerin kıpırdanmaları idi. İnönü'nün tutuklattıkların hemen hepsi "Turancı" idi ve içlerinde Bolşeviklere karşı savaşmış Ahmet Zeki Velidi Togan gibi bir isim de vardı.” (9)

O dönemde; “İpleri Sovyetler Birliği’nin elinde olan Türkiye Komünist Partisi (TKP) mensuplarıyla Türkçü/milliyetçi/Turancı çevre arasında kıyasıya bir mücâdele vardı. İki taraf da yayın organlarında birbirine söylemediklerini bırakmıyorlardı.

İsmet İnönü, 20. yüzyılın en gaddar diktatörü Stalin’i yumuşatmak için olacak Türkçü/milliyetçi/Turancı çevreye kesin tavır almış ve önde gelen isimleri tutuklatmıştır. Çünkü Sovyetler’de Türkler esirdi. “Turancılık”taki maksat Türklerin esaretten kurtulmasıdır.

Tutuklu sayısı kaynaklarda 22 veya 23 gösterilir. Tam sayı 24’tür. Onların herbiri kendi sahasında söz sahibidir. Tutuklananların başında Atsız gelir. Atsız’ın devlette komünist örgütlenmeleri anlattığı 2 mektubundan daha önce bahsetmiştik. Diğer isimler:

Zeki Velidi Togan, Hasan Ferit Cansever, Alparslan Türkeş, Necdet Sancar, Fethi Tevetoğlu, Orhan Şâik Gökyay, Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık Orkun, Sait Bilgiç¸ M. Zeki Özgür (Sofuoğlu), İsmet Tümtürk, Hikmet Tanyu, Hamza Sâdi Özbek, Muzaffer Eriş, Cebbar Şenel, Nurullah Barıman, Cihat Savaşfer, Fazıl Hisarcıklı, O. Yusuf Kadıgil, Fehiman Altan (Tokluoğlu), Cemal Oğuz Öcal, Saim Bayrak, Heybetullah İtil.” (10)

“1944 yılında, Nihâl Atsız’ın evi arandığında, Konservatuar Müdürü Orhan Şâik Gökyay’a ait iki mektup bulundu. Mektuplarda Orhan Şâik, Başbakan Saraçoğlu’na açık mektup yazan Nihâl Atsız’ı uyarıyordu. Özetle: “Yapma Nihâl, diyordu. Bu mektuplar başına iş açabilir, yazma!

(...) Atsız’ın evinde Orhan Şâik’e ait iki mektup bulunmasaydı vatan şairimiz “vatan haini” suçlamasıyla tevkif edilmeyecekti.

Bana göre bu kitaptaki en müthiş savunmalardan biri de Orhan Şâik Gökyay’a ait. Bizzat kendisinden dinlemiştim. Bana demişti ki: “1944 yılında, biz suç işlediğimiz, suçlu olduğumuz için tevkif edilmedik. Biz Türk olduğumuz, Türkçü olduğumuz için zindanlara atıldık.” (11)

Yavuz Bülent Bâkileri’nin sözünü ettiğim kitabından, Orhan Şâik Gökyay’ın, Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığı’na hitaben yaptığı savunmasının ilk ve son bölümüne ait kısa bir metin sunarak, arkadaşlarıyla birlikte uğradıkları iftiralar ve işkenceler karşısında ne mükemmel bir direniş gösterdiklerine dâir bir numûne sunacağım:

“Ben, vatanın dört bir bucağında on yedi yıldır alnının akıyla Türk milletinin hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben...On yedi yıldır ne kendi şerefine ne vatanın ve milletinin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen ben...Şerefi, haysiyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben yani bugün artık her iki manada adı çıkmış ve çıkarılmış olan Orhan Şâik Gökyay karşınızda yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelili, en iğrenci, en şerefsizi ile vasıflandırılmış olarak, vatan haini ithamı altında bulunuyorum. Bir madalya takar gibi bir sadaka verir gibi vicdanınız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli ve çirkin emaneti daha lâyıkına verilmek üzere verenlere iade ediyorum.

Karşınıza, makalelerin, resmî tebliğlerin, nutukların geceleri içinden; her biri bir türlü saldıran kalemlerin teşhirleri arasından kısacası hür vatandaşlar diyarından geldim. Fakat...Bir köle gibi geldim. Ne elimde kendimi müdafaa edecek bir kalem ne dilimde fani kulaklara ulaştırılması mümkün bir söz kudreti vardır. Yalnız sırtımda, efkâr-ı umûmiyeyi dile getirmeye yeltenen bâzı gazete kâğıtlarından bir mahkûm gömleği...Hem bu benim sırtımdaki, belki de ne kumaş oduğu milletçe malum olan ve millete ilan edilen bir gazetenin kâğıtlarındandır ve belki de müseccel vatan hainlerinin çuvaldızıyla dikilmiş adinin bayağısı bir gömlektir.

Hür vatandaşlar diyarından bu adalet sığınağına varabilmek için uzun, ıstıraplı, karanlık yollar yürüdüm. Bu zehri içmiş olan bir insanın kendini müdafaada kullanacağı dil tatlı olazazsa mazurdur. O insan, Türk milletine, yalnız tabiiyetiyle , yalnız şahsî menfaatleriyle, yalnız sandalyesiyle bağlı değil; kanıyla, tarihiyle, mensubiyetinden kendine düşen şeref payıyla, duygusuyla, taşımaya ve kendini bildi bileli edinmeye, içine sindirmeye çalıştığı yalnız Türk olana has gurur ve karakteriyle ondandır, o milletterdir; o büyükummandan bir katredir. Onun için bu yersiz ve çürük ithamlar, benim adımın üzerinde o engin denizdeki çer çöp gibidir. Çünkü daraağacına da çeksen sancak yine sancaktır. Hürriyetim alınmış, şerefim ve vicdanım bende kalmıştır.

Bu bir müdafaa değl, eliden en kıymetli varlığı alınmak istenen bir insanın çırpınmasıdır. Bu, her Türk’ün alnında taşıdığı şeref çelenginin kurtarılması için, bütün feryat takatini ortaya koyan bir insanın meçhulden istimdadıdır. Bu, o çelenkten mahrum edilmiş bir Türk’ün. Alnından koparılan çelengin açtığı yaraları , şimdi artık kendisince çok daha şerefli bir çelenk olan yaraları göstermek için aylardır hasretini çektiği güne, o yaraların küşat resmi olan bu güne sizi davettir.” (12)

“...Ne ırkçılık-Turancılık propagandası ne de bunun tarafından medih ve istihsanı gibi bir iddianın yersizliğini göstermek için, Savcu Kâzım Alöç’ü nedense başvurmaya, amme şahidi olarak ikameye lüzum görmediği bu kadar ayrı vilâyetlerde benden ders almış olan ve sayıları binleri aşan bu kadar çok talebemden ve tanımak şerefiyle bahtiyar olduğum yüzlerce öğretmen arkadaşlarımdan Savcu Kâzım Alöç bende suç bulmuş değil, Türk Ceza Kanunu’ndan benim falıma bakmıştır ve açtığı sayfada 142. Maddeye rastlamıştır. Fakat Türk Ceza Kanunu, vatandaşların hürriyetini ellerinden almak için başvurulan bir fal kitabı değildir.

İşte hür vatandaşlar diyarında yakalanıp şerefi, canlı canlı bir post gibi yüzülmek istenen meraklı avın hikâyesi, gerçek ve tarihî hikâyesi bundan ibârettir.

Söyleyeceklerim de bu kadardır.

Orhan Şâik Gökyay

Merkez Komutanlığı-Askerî Cezaevi

Tophane-İstanbul” (13)

Bir milletin ‘askerî dâhîleri’nin önünde yürüyen adâlet, cesâret ve fikir dâhîleri de bulundukça, o millet, geleceğinden asla endîşe etmez ve istikbâline dâir tasavvurları, her zaman dipdiri bir şekilde istikamet bulur.

Netîcede; Orhan Şâik Gökyay; şâir, münekkit, dil araştırmacısı, kültür adamı ve eğitimci hüviyetleriyle, gelecek nesillerimize numûne teşkil etmiş büyük bir vatanseverdir.

KAYNAKLAR

Osmanlı Padişahları-1, Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul 2006, Sf. 83-84

S. Ahmet Arvasî, Size Sesleniyorum-1, Model Yayınları, İstanbul 1989, Sf. 101

Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Cilt :3, Türk Edebiyatı Yayınları, İstanbul 1974, Sf. 301

Nihad Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyâtı Târihi, Fasikül:15, İstanbul 1978, Sf. 1149

Prof. Dr. Günay kut, Orhan Şâik Gökyay, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989, Sf. 37-38

Yavuz Bülent Bâkiler, 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Dâvâsında Sorgular Savunmalar, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2010, Sf. 47

Bâkiler, a.,g.,e., Sf. 47-48

Bâkiler, a.,g.,e., Sf. 51

Dr. Arslan Tekin, 3 Mayıs 1944: Meş’um Gün, Yeniçağ Gazetesi, 4 Mayıs 2019, Sf. 5

Dr. Arslan Tekin, Prof. Dr. Dursun Yıldırım’ın 3 Mayıs Değerlendirmesi(1), 8 Mayıs 2019, Sf.5

Bâkiler, a.,g.,e., Sf. 20

Bâkiler, a.,g.,e., Sf. 153-154

Bâkiler, a.,g.,e., Sf. 164-165

EDEBİCE DERGİSİ, SAYI: 24, GÜZ 2020

Yorumlar (0)
açık